
Oku
19 Ara 2025
Mallarme gibi bize de “Bedenim kederli, okuduğum kitap bitti.” dedirten kitapları sizin için bir araya getirdik. Çayınızı, kahvenizi alın, bakalım bu yıl neleri sevmişiz, nasıl bir okuma rutinimiz varmış...

Her ne kadar fiziksel etkileşime, gerçek bir mekanda (Oku) gerçek biriyle edilen sohbete ve elle tutulur yazılı materyalin daha biz onu okumadan bize şu mesajı göndermesine önem versek de "Şimdi yavaşla, bir şeyleri idrak etmek için vakit ayır, bunu yazanın gerçek biri olduğunu fark et ve metinle diyaloğa gir." size Oku Kitabevi olarak bir yıl sonu listesi hazırlayalım istedik. Liste, e-postadan, sitemizden ve kitabevimizde basılı olarak okunabilir; bizim tercihimiz sonuncusu.(Aslında şimdiye kadar bir kitabevi dergimiz olmasını tercih ederdik!) İnterneti, dergileri taradık ettik ve "2025'in En İyi Kitapları", "Yılın Kitapları" gibi başlıkların en prestijli dergiden en sıradan siteye kadar kullanıldığını gördük, kısacası bir yıl içinde okunan en iyi kitapların toplandığı listelerin başlıkları sıkıcı olmaya meyyal. Eh, bizimki de “2025’te okuduğumuz en iyi kitaplar” oldu, Allah utandırmasın. Mallarme gibi bize de “Bedenim kederli, okuduğum kitap bitti.” dedirten kitapları sizin için bir araya getirdik. Çayınızı, kahvenizi alın, bakalım bu yıl neleri sevmişiz, nasıl bir okuma rutinimiz varmış...
Yeni bir kitap için araştırmalarımdan dolayı ölümle ilgili kitapların ağır bastığı bir yıl oldu. Ayrıca her zaman el ele giden okumalarımda yoksulluk, gerçekleşmeyen düşler, kısacası soğuk gerçeklik ön plandaydı. Yavaş yavaş bu tarz okumalarıma dair daha iyi bir anlayış geliştiriyorum, geçenlerde not ettiğim bir alıntı belki de neden bu kitapları sevdiğimi söyleyebilir: “Başkalarının krizlerine daha nazik bakmayı öğreniyoruz, çünkü bunlar çoğu zaman kendi geleceğimize dair alametlerdir.” Bu sene kitap okumaktan en çok keyif aldığım vakit herkesin evde bir arada olmasına rağmen sessizliğin olduğu anlardı, okumayı bölen bir televizyon sesi olmadan ve hep beraberken yapılan bireysel okuma sanki kolektif bir eylem gibi hissettiriyordu. Ayrıca Oku’da da bayağı kitap okuyabildim ama tek olumsuzluğu kendimi kaptırmışsam kapının açılmasıyla aşırı irkilmemdi. -Emir
Dünyanın en güzel nimetlerinden biri okumak. Ancak insana cazip gelen başka başka şeyler var, şimdilerde daha çok bakmak, seyretmek gibi. İnsan dikkatini koruyarak ancak anlamlı bir hayat sürebilir; dikkat cezbedicilere karşı her an saldırı altındayken bu çok daha zor bir mücadeledir. Okurken daha çok şeyle iletişime geçebilmeliyiz. Okurken inancımızı yükseltebilmeli, okumakla varlığımızı tamamlayabilmeliyiz. Kitapla farklı bir seviyede ilişki kurabilmeliyiz: örneğin kitaptaki şarkıyı dinlemek, kasabayı araştırıp videolarını izlemek, kitaptaki kahramanın içtiği bitki çayının tadına bakmak, aynı kitabı edinip onu dünüşüp durmuş tarihsel düşünce ve sanat adamlarının fikirlerini aramak, duymak ve onlarla diyoloğa girilen bir farklı dünya bulmak; işte böyle okumak. Müslümanlar, en iyi okuma onlardadır. Onlar beklemeyi umutla karıştırarak okuduklarına, inançlarına, Kuran'a dönüşürler. -Serkan
Bu sene okumayı çok isteyip de ertelediğim pek çok kitap oldu. Bir hayli vakit sıkıntısı yaşadım. Her zamanki gibi bol ödüllü kitapların bende oluşturduğu hayal kırıklığı yine "Serçe" romanında da devam etti. Cizvit papazları tarafından Rakhat gezegeninden duyulan bir melodi sonrasında gezegene yapılan yolculuğun anlatıldığı, 420 sayfalık tuğla kitabı bitirdiğimde bilimkurgu romanlardan uzak durmam gerektiğini bir kez daha anladım. 120 yıl öncesinin Kongo katliamını anlatan Mark Twain’in Kral Leopold’un Kendi Kendine konuşmasını Türkçeye kazandıran Emir Burak İşler’in çevirisiyle okuduğum Mark Twain’in bu siyasi hicivi beni oldukça etkiledi. Ölüm, evsizlik, yas temalı kitaplar ve bol bol çocuk romanları okuduğumu farkettim. Maja Lunde’den “Kardan Kız Kardeşim “ adlı çocuk romanı da gerek çizimleri gerek kurgusuyla beni kendine hayran bırakan, keşke ben yazsaydım dedirten bir kitap oldu. "Sanat uzun, hayat kısa" şiarını benimseyerek 2026 yılı daha çok okumak için gayret göstereceğimiz bir yıl olsun…-Banu
Not: Oku'da stokta olan birçok kitap bu listede, stokta olmayanlar da bir sipariş uzağımızda. Listedeki kitaplardan almak istedikleriniz için önceliğiniz Mars'a koloni kurmak isteyenleri (Amazon) desteklemek değil; bağımsız, yerel ve aile işletmesi olan kitapçınız olsun...
2025’te Okuduğumuz En iyi Kurgu Kitaplar

Aylaklar
Marco Lodoli
Muhteşem, muhteşem bir kitap! Kısa ama okuduktan sonra hayatınız boyunca yanında taşıyacağınız bir dosta dönüşeceği kesin. Sanayileşmiş toplumun iki görünmezi: emekli yaşlı ve göçmen seyyar satıcı. Yaşlı karakterimiz eşinin ölümüyle iyice yalnız hissetmeye başlamıştır, bir gün tren istasyonun önünde tezgah açan Gaben’e denk gelince sattığı gözlüklerden takar ve aralarında espirili bir birliktelik başlar. Gaben, kalıplaşmış açıklamalar yerine her şeye kendi dünya-dışılığını katar, onun yanında deneyimlenen her şeyin farklı bir lezzeti, gerçek üstücülüğü vardır. Bu iki hayalbaz, bizi de yanlarına alıp gündelik yaşamın sınırlarını zorlarcasına sıradışı macerala girişirler. Matbaada basılan kartvizitlerin sahiplerine gülerler, kendilerine hangi büyüklenmeyi seçmişler diye; basılan menüler üzerinde karınlarını hayali yemeklerle doldururlar ve para basarlar hem de üzerinde yalapşap çizilmiş filler olan çocukların oyunda kullanmak için bile kabul etmeyeceği paralar. Ama Gaben’in cevabı hazırdır: “Benim ülkemde paralar aynen böyle.” “Benim ülkemde her şey ortaktır.” Keşke diye uzunca iç çekeceğiniz sıcak bir kitap. “Siz beyazlar hepiniz korku hastalığına tutulmuşsunuz. Dünyayı böyle çabucak uykuda terk etmek istiyorsunuz. Oysa insan hayaller dünyasındayken ölmeli.” -Emir

Boğulmamak İçin
George Orwell
Orwell’in başyapıtlarından biri, kendi sıralamama göre "1984"ün önünde. Hepimizin aşina olduğu şehir yaşantısı içinde, işinden ve insanlardan bıkkınlığın üzerine bir de ufuktaki savaş eklenince George Bowling, çocukluğunun geçtiği köye bir ihtimal vermek ister. Şehirdeki yaşamı, kirayı ve maaşlı çalışmayı şöyle özetler: "Hepimizi satın almışlar hem de kendi paramızla." bu bilinçten uzaklaşabileceği bir ferahlık ararken görür ki köy diye bir kurtuluş da yoktur artık. Çocukluğa yapılan geri dönüşler, kitapların ve okumanın keşfinin kişiyi nasıl ayırdığı ve her şeyin farkında olmanın cezasına değinmelerle; huzursuz bizi anlatan, bizden bir kitap. “-Mr.Bowling! Size sorayım. Savaş çıksa ve faşizmi temelli olarak ezme şansımız olsa siz de savaşmaz mısınız? Yani genç olsanız. ~Savaşmayacağıma emin olabilirsin, geçen seferki bana yetti. -Ama faşizmi ezmek için! ~Boşver faşizmi! Bana sorarsan herkes birbirini yeterince ezdi zaten.” -Emir.

Güz Dönümü
William Melvin Kelley
Sakince her şeyi yok eden birine tanık olmanın çekici bir yanı var. Belki içimizde depoladığımız tatsızlıkların yüzeye çıkmasına ve gelecekteki bir başkaldırı potansiyelini hatırlatmasına izin vermesinden belki de kısa süreliğine moderniteye karşı öfkemizden arınmamıza yol açtığı için, kim bilir? Herman Hesse’nin Bozkırkurdu’nda ana karakter kendini bir evrende bulur, istediği her türlü patlayıcı elindedir ve yoldan geçen arabalara arka arkaya saldırarak sisteme öfkesini kusar; Haneke’nin Yedinci Kıta filminde bir aile, ellerinde ne var ne yoksa yok ederek toplu olarak intihar eder. Ancak bu iki örnek de genel olarak insanın sisteme karşı başkaldırısıyken Güz Dönümü, tarihsel arka planı olan ve belli bir kesimi anlatan bir roman; siyahilerin beyazlara başkaldırısı. Daha kölelik kaldırılmamışken Amerika’ya getirilen bir kölenin soyundan olan Tucker Caliban, kölelik kaldırılmasına rağmen onun dedesini yıllar önce köle olarak almış ailenin iki nesil sonrasında hâlâ onların yanında "çalışmaktadır" -tabii ücretli çalışmayı köleliğin devam etme şekli olarak görmüyorsanız-. Bu içinden çıkılamayan kapana bir de güneyin ırkçı saldırıları, hakaretleri eklenince Tucker, tarlasına tuz döker, mobilyaları ateşe verir, hayvanlarını öldürür ve en sonunda evini de yakarak eyaleti terk eder. Kasabada yaşayanların “nedeni” bulma çabasına dahil oldukça ırkçılığa dair birçok detayın yanında bir şeyleri değiştirmeye hevesli ancak başaramamışların yılmışlığına tanıklık edeceksiniz. Haneke’nin, filmindeki aile için sorduğu soruyu Tucker için de soralım, bu eylemler sonucunda özgürleşti mi? Okuduktan sonra hâlâ kitabı düşünüyor ve düşündükçe bir rahatlama hissediyorsanız toplumsal değişimde yanımızda olabilirsiniz… -Emir.

Hayatımın Rolü
Maite Carranza
Bu kitabın bizimle buluşma hikayesi anlatmaya değer. Yıllar önce Cumhuriyet Kitap Eki’ni okurken şuna benzer bir tanıtım okudum: “İspanya’da işsiz kalan ve yoksullaştıkça ruhsal sorunlar da baş gösteren oyuncu bir anne hayattan çekilir, depresyondaki anneleriyle baş başa kalan iki kardeş kendi başlarınadır artık.” ve mutlaka okumalıyım diyerek adını aklımda tuttum, bir de baktım ki unutmuşum. Üzerine bir de okuduğum kitap ekinin hangisi olduğunu bulamayınca kitabın adı yıllarca doldurulması gereken bir ukte olarak kaldı. Oku’da sipariş edilecek kitaplar için katalog tararken tahmin edeceğiniz gibi tam da o yıllar önce okuduğum tanıtımdaki kitabı buldum! Abla, küçük kardeşinin başlarına gelenlerden etkilenmesinden endişe ederek bir oyun bulur: Tıpkı annesi gibi onlar da bir film oyuncusudur, Hollywood’dan önemli yapımcılar mektup aracılığıyla onlara projede ne kadar iyi gittiklerine dair bildirimler yapar; birkaç dost ve düşenin halinden anlayan göçmenin yardımıyla yavaş yavaş toparlarlar. Bu kitabı çok seviyorum. Çocuk-gençlik romanlarında bu konu işlendi mi genellikle sonu “şıppadanak” tatlıya bağlanır, bu öyle değil ve o yüzden güzel. Ayrıca çocuk-gençlik romanı dediğimize bakmayın, herkese hitap ediyor. Etrafımız bencil yaratıklarla dolmadan önce herkes Maite Carranza okumalı. -Emir.

Ben'in Gemisi
Pieter Koolwijk
Giel'in abisi Ben ölmüştür, evlerinin bahçesinde gömülüdür ve mezarı bir gemi şeklindedir; Giel bu durumu korkutucu bulmaz ama mezarın bahçelerinde kalması için aile olarak önce komşuları, sonra belediye, sonra da devletle mücadele etmek zorunda kalacaklardır. Her ne kadar konu ölümmüş gibi gelse de bize göre bu kitap, küçük anarşistler yetiştirmek için etkileyici bir rehber niteliğindedir, öncelikle komşularla yani toplumla mücadele içindedirler; komşular Giel ve ailesine zarar vermek istese de veremez çünkü kendi mülklerinde istediklerini yapmaktadırlar ancak her gelişmemiş kötücül insanın sığındığı devlet, komşularının yardımına belediye olarak yetişir ve belediye sınırları içinde cenaze defin kurallarına uymalarına dair ihtarlar alırlar ve neticede mezarın taşınması için süre verilir; devlet, küçük isyankâr ailenin sorun çıkarmaması için bekçisi olarak polisi gönderir. Yaşamsallıklarından vazgeçmeyenlere… -Emir.

Küçük Tilkili Kadın
Violette Leduc
Ben kitaba gerçekten bayıldım . Violette Leduc’un hayatı hakkında biraz okuyunca da bu romanın onun bir otobiyografik romanı olduğunu düşündüm. Sanatsal ve şiirsel anlatımı, düz yazı gibi değil de bilinç akışı tekniğinde şiir gibi yazışı beni derinden etkiledi. 2018 yıllarında Paris seyahatimde bir evsiz mazgalların üzerinde yerde yatıyordu, önce anlamlandıramamıştım sonra yaklaşınca mazgallardan ısı geldiğini anladım ve ısınmak için mazgallların üzerine yattıklarını öğrendim. Kimsesiz, yaşlı ve aylığı olmayan ama Paris gibi dev bir şehirde yalnız kalmamak için her gün metroya binerek sosyalleşmeye çalışan bir kadının iç burkan hazin öyküsü. “ama hayır, ölüm ona bu şekilde gelmeyecek. Göbek bağı kesildiğinden beri kendisini kemiren, tebdil gezen bir varlık onun ölümü’’ cümlesi beni hayran bıraktı. Kitabı bir kez daha okuyacağım, kesinlikle ikinci ve üçüncü okumaları hak ediyor. Boynuna sardığı tilki kürkünü de hiçbir zaman sahip olamadığı ve olamayacağı çocuğuyla eş değer bulup ona öyle değer verdiğini düşündüm. Boynundaki tilkisi bence onun evladı yerine koyduğu bir nesneydi. -Banu.

Ekşilina' nın Hayret Verici Maceraları 1
Yıkık Dökük Krallığım
Fin-Ole Heinrich
Yazarı Fin-Ole Heinrich ve ilüstratörü Ran Flygenring 2012 de “Sadık, Akıllı Bıdık “ isimli çocuk kitabı ile Alman Gençlik Edebiyatı ödülü kazanmışlar. Kurgu yavaş yavaş derinleşiyor ve oldukça trajik bir kurguya dönüşüyor, hayatı bir anda tamamıyla değişen Ekşilina’nın hayatın zorluklarına karşı yaşam mücadelesi. Esprili dili, içinde verdiği içecek ve kek tarifleri ile de oldukça ilgi uyandıracak bir macera kitabı. Bir seri haline gelirse çok başarılı olacağını düşündüğüm bir kurgusu var. Hem bir gençlik hem de bir yetişkin edebiyatı türünde, tavsiye ediyorum. -Banu.

Köprü Altındaki Aile
Natalie Savage Carlson
Kitabımız 1959 yılında, Amerika'nın en presitjli çocuk kitabı ödüllerinden biri olan Newberry Onur Ödülü'nü kazanmış. Paris köprülerinin altındaki evsizleri masallaştırarak küçük okurlara sunmuş. Ben çok beğendim, ders çıkarılacak müthiş bir kurgu. -Banu.

Koyda
Katherine Mansfield
Katherine Mansfield, 19 yaşındayken yazar olmak için Yeni Zelanda’dan İngiltereye taşınmış. 35 yaşında da veremden ölmüş. Kısacık ömrüne güzel eserler sığdıran yazardan Wirginia Woolf "Kıskandığım tek kadın yazar” diye bahsetmiş. Koyda, bir sahil kasabasında yaşayan geniş bir ailenin bir gününü anlatan bir eser. Aklıma, garip gelecek ama James Joyce’un "Ulysses" adlı romanını getirdi. Burada da Joyce, İrlanda’da karakterin sadece bir gününü anlatan 700 sayfalık bir eser yazmıştı. Yazarımız sahili, bitkileri, doğayı o kadar güzel betimlemiş ki adeta orada gibi hissediyorsunuz. Bilinç akışı tekniğini ustaca kullanmış. Uzun bir öykü okumak isterseniz tam size göre. Çatışma yok, bir ailenin sıradan bir günü, kasabanın sıradan bir günü anlatılıyor. Diğer yazılarını da merak ettiğim bir kalem oldu. -Banu.

Elveda Bay Muffin
Ulf Nilsson
İsveç’in prestijli August Ödülüne değer görülen bu kitap ölüm üzerine yazılmış hem çocuk hem bir yetişkin kitabı. Bir kaç okumayı daha hak ediyor. Her okuyuşta bir şeyler bulacağım türden derin, felsefi bir ölüm kitabı. Ama aynı zamanda sıcacık, hayatın içinden, ölümü sıradanlaştırmış. Ben çok beğendim, çocuklara ölümü ve yası anlatmak için başvurulabilecek bir kitap. -Banu.

En Yakın Uzak
Hayley Long
Ekibin en küçük üyesi Elif biraz prensipli, "Bir liste yapıyoruz, yazacak mısın?" diye sorduğumuzda "Kitabın adını söylerim ama yazmam." dedi, böylece iş başa düştü. Mecbur arka kapağı yazacağız ama Elif'in bu kitabı okurkenki tepkilerine de değineceğiz. "İki kardeş, Griff ve Dylan, aileleri ile Manhattan'a giderken yıkıcı bir aile trajedisi yaşarlar." Elif'ten öğrendiğimiz kadarıyla bu trajedi bir araba kazasıdır ve anneyle baba hayatını kaybetmiş, sadece iki kardeş hayatta kalmıştır. Bu iki kardeşin nasıl mücadele ettiğini okuyacağınız etkileyici ve sarsıcı bir roman. Elif durur mu, Spotify'da kitaba ait bir çalma listesi bulmuş, kazadan önce arabada çalan şarkılar -Timaş'ın pazarlaması tabii ki de- ama Elif "Bak şarkıların listesini yapmışlar, demek ki gerçek." diyerek bir süre dolandı. Biz de tam yolculuğa çıkacaktık, haliyle Elif kitaptan korktu, ara verdi, sonra geri döndü. Anlayacağınız o kadar gerçekçi ve ele geçirici... -Elif.
2025’te Okuduğumuz Kurgu ve Kurgu-Dışının Sınırındaki En İyi Kitaplar
Bu kitaplar, ne tam kurgu diyebileceğimiz ne de tam kurgu-dışı diyebileceğimiz, iki unsuru da barındıran ve tarihi gerçeklerden beslenen kitaplar.

Zenginliklerimiz
Kaouther Adimi
Bıraksalar sürekli okuyacağım bir konu, yazarlar ve kitapçıların hayatları. Kaouther Adimi, bizi Edmond Charlot’nun Jean Giono’nun daha Türkçeye çevrilmemiş bir eserinden etkilenerek adını koyduğu Cezayir’de açtığı kitabevi “Les Vrais Riches” yani “Gerçek Zenginlik”in hikayesine dahil ediyor-bir kitabevi için ne güzel isim-. Arşivlerden topladığı gerçekleri harmanlayarak asla sıkmayan bir kurguyla, yer yer Charlot'nun kurgusal güncesini anlatım zemini olarak kullanarak kültürel bir değeri anlatıyor. Edmond Charlot’nun kitapçısından kimler geçmemiş ki, Albert Camus, Antoine de Saint-Exupéry… Kitapçının çıkış hikayesiyse bir misyonu olan kitapçıların belki de hepsinin çıkış arzusu: Paris’teki meşhur "Shakespeare and Company"nin ilk Sahibi Slyvia Beach’in o dönemdeki asıl öncül arkadaşı "Adrienne Monnier"in sahip olduğu kitabevi, "La Maison des Amis des Livres" okuyuculara imkânları olmadığında kitap ödünç veren, bünyesinde konaklamarına izin verilen bir tür sığınak; Charlot da babasına sürekli burayı anlatarak, onun gibi bir yer açmak istediğini söylüyor. Edmond Charlot'nun "Les Vrais Riches"i aynı zamanda bir yayınevi olarak da çalışıyor ve Albert Camus’nun ilk kitabını o yayımlıyor. Arka planda süren Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi ve Edmond Charlot’nun muhalif duruşu başına iş açmıyor değil, kitapçısı bile bombalanıyor ancak onca zorluğa ve parasızlığa rağmen yola tekrar çıkmaktan çekinmiyor. Benim için Oku’nun ucundan da olsa yakalayabildiği birkaç özelliği bu okumayı daha da kişiselleştirdi, bakalım Oku da kendine kültürel sahnede bir yer edinecek mi? Bitirirken tanıdık bir şikayeti, Edmond Charlot’nun kitapçısını açarkenki ortağı Madam Couston'dan dinleyelim, Charlot'nun güncesi: "Madam Couston'u asma katta gözyaşları içinde buldum. Çocuklarıyla geçim sıkıntısı çektiklerini, gerçek bir iş bulması gerektiğini itiraf etti bana. Maceradan vazgeçiyor."
-Emir.

Claude Gueux
Victor Hugo
İlk kez 1834 yılında "La Revue de Paris"te yayımlanan "Claude Gueux" ilhamını 1832’de cinayetten idam cezasına mahkûm edilen bir insanın gerçek hikâyesinden alır. 19. yüzyılda paris’te yaşayan otuz altı yaşında dürüst bir işçinin ekmek çaldığı için önce cezaevine girmesini, cezaevinde gardiyanlar tarafından türlü aşağılanmalara maruz kalmaya dayanamayarak işlediği cinayetle ardından idama mahkûm edilmesini konu alan bu kısa roman Victor Hugo’nun toplumsal adaletsizliği gözler önüne serdiği felsefi bir anlatı olma özelliği taşır. Victor Hugo'nun "Sefiller" romanının ön taslağı olarak kabul edebiliriz bu kitabı. Adaletin kendisi de en az işlenen suç kadar ilkelse sorunu nerede aramak gerekir? Hugo'nun Sefiller'de dediği gibi "Yasalar öyle acımasız ki, suçlu sonunda kurban olur." Şahsen eseri okurken davasında onun yanında olup, mahkeme salonunda bağırarak onu savunmak isteyeceksiniz. "Sağ kanattaki beyler, sol kanattaki beyler, halk acı içinde! Adına ister cumhuriyet ister monarşi deyin, halk acı içinde ve bu bir gerçek. halk aç, üşüyor. Sefalet, halkı cinsiyetine göre suça ya da kötülüğe itiyor. Zindanın oğullarını, genelevin kızlarını aldığı halka acıyın! Fazlasıyla kürek mahkûmunuz, Fazlasıyla fahişeniz var. Bu iki yara neyi gösteriyor? Toplumun yapısı kangrene dönüşmüş." -Serkan.

Kral Leopold'un Kendi Kendine Konuşması
Mark Twain
Mark Twain den bir şaheser daha. 120 yıl önce işlenen zulüm ilk defa Türk okurları ile buluştu. Kral Leopold tarihte yer alan gerçek bir kişilik, Belçika Kralı. 1885’ten 1908’e kadar Kongo benim özel mülkümdür diyerek vahşice insanların hayatlarını katlediyor. Mark Twain, yaklaşık 20 milyon kadar insanın ölümüne yol açan bu cani kralın odasında kendi kendine nasıl krizler geçirdiğini ve kendi kendine nasıl konuştuğunu kurgulamış. Siyasi hiciv türünde yazılmış eser sayısı çok az ve bu kitap onun başarılı örneklerinden biri. Kitap, yayınevinin önsözü ile başlıyor; oldukça bilgilendirici ve cesurca yazılmış altı sayfalık bir önsöz. Kitabın son sayfasında Kongo da zulüme uğrayan Kongoluların mutile edilen organları ile fotoğrafları yer alıyor. Uzayan fotoğraf albümü, bu kitabı pek çok kitaptan ayıran bir özelliği. Kauçuk üretimi sırasında yavaşladığını düşündüğü her Kongoluyu ya ellerini ya ayaklarını keserek cezalandıran Kral Leopord’un anısına bir de Belçika’da dikilmiş 12 heykel olduğunu öğrendiğimde şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Joseph Conrad'ı etkileyerek"Karanlığın Yüreği"ni yazmasına neden olan bu katliamı, tarihsel gerçekleri kullanarak kitaba bir tür belgesel niteliği de kazandırmış Mark Twain'den okuyun. Umarım okuyanı, tavsiye edeni bol olur. -Banu.
2025’te Okuduğumuz En iyi Kurgu-Dışı Kitaplar

Eşikler
Marianne Brooker
Bu kitap, kim olduğunuzun bir parçası olacak. Kitabı okuduğum sırada Maraş’ta kendini yakan baba haberini görmüştüm ve bu kitabın ilk başta bu çelişkiyle ilgili olduğunu anladım: Birkaç satırlık bir haberi sadece “Ah yazık...” diyerek geçiyoruz, üzerimizde sorumluluk hissetmiyor, ertesi gün aklımıza gelmiyor ve insani tarafımızı hatırlamak için bir başka kendini yok eden insan haberini beklemeye başlıyoruz; ancak, bir kitap yapım amacına içkin olarak sizinle bir süre yaşamak üzere kendini okutur, anlatılan insanları tanımak ve ailenizin bir üyesi haline getirmek zorunda olduğunuzu kabul ettirir. Aslında bu haberler bile benim için yeterli, kafamda eksilmeyen ölümler var; donmamak için çöp kutusuna giren ve fark edilmeyerek çöp kamyonunda ezilen göçmen, evinin içinde olmasına rağmen donarak ölen yoksul, Maraşlı baba… Diğerleri içinse Marianne Brooker bir nevi şunu söylüyor: benim annem iki dakikada okunacak ve unutulacak bir başka ölüm haberi değil. Marianne Brooker’ın kırklı yaşlardaki annesine Primer Progresif MS tanısı konur, Marianne’nin annesi tanıdan önce de zaten zor bir ekonomik durumdadır, bir de üstüne İngiltere kemer sıkma politikalarıyla halkı zora sokunca annesi bir tür tepki olarak yemeden ve içmeden kesilerek ölmeye karar verir. Bu ölüm/intihara götüren süreci, yemeden ve içmeden kesildiği üç haftalık ölümü bekleme süresini ve “ölmekte olanların yalnızlığına” karşı sınıfta kalmış toplumu; Marianne’nin birçok sanatçı, yazar ve düşünürden yakaladığı ve durumunu anlamasına yardımcı olmuş metinlerle okuyacaksınız. “Bazı insanların bu hayatta, ölümlerinin yaşamlarından daha iyi şartlar sunacağını” düşünmelerine neden olan bir maddesel erişim/erişemeyiş dünyasına hapsolmuş gibiyiz, insanları ya devlet dilencisi olmaya ya da kendini öldürmeye zorluyoruz; Marianne’nin annesi neden sistemin değerlerini içselleştirdi ve çoğunlukla ötenazi için kampanya yaptı da daha iyi bir hasta bakımı için kampanya yapmadı, sistem ona ıskartaya çıkarıldığını mı hissettirmişti; peki neden şimdi ölmek istedi, yoksa bütün yaşamı boyunca borç içinde yaşayınca, yenilemesine imkan olmayan ve yıllar önce yaptırdığı hayat sigortasının bir işe yarayıp, kızına en azından “miras” diye bir şey bırakabilmek için mi süreci hızlandırdı? Bu sorulara cevap vermek kolay değil ama bir gerçek var ki, devlete müdahale şart; Marianne’nin annesinin devlet yardımı uygun bulunmayarak kesilirken, İngiltere “kemer sıkma politikaları” için Fransız bir sigorta şirketine milyonlarca euro ödüyor, bu şirket aldığı bu parayla ne mi yapıyor: kim devlet yardımına uygun, kiminkisi kesilmeli onu değerlendiriyor! Ölüm, bize bir süreliğine kabul edilmiş davranışlardan azade, sosyal normların sınırlarını zorlayan şekilde davranma hakkı verir; Marianne de bu hakkı kullanmak istiyor, annesini öldüren yaşantının içindeki insanları bekliyor, yaşadıkları kasabayı yakmalılar ama kimse yok, ölüm sadece onun, ne iğrenç bir gerçeklik. Tuvaletini tutamayan, yürüyemeyen ve her gün daha kötüye giden bir kadının çamaşır makinesi yok, küvette yıkıyor; bunu kızarak etrafımıza, topluma söylüyoruz “Marianne’nin annesinin çamaşır makinesi yok.”, bize cevap geliyor “Ne olmuş yani....”, bir daha diyoruz çünkü bunu kabul etmiyoruz “Ne olacak bizde şöyleydik…” diye cevap veriliyor bu sefer, ama biz yine kabul etmiyoruz, en azından ben etmiyorum “Marianne’nin annesinin çamaşır makinesi yok.” ve bunu demeye devam ediyorum ta ki cevap kesilene kadar… Kimse, başkalarının insafına kalmasın. -Emir.

Yazmak Üzerine
Raymond Carver
Neden yarı yolda bırakılmışlar ya da kendilerini bırakmışlar beni bu kadar etkiliyor? Onlarda hassas ve hakiki bir şeyler var; edebiyattaki varlıkları burjuva tanıdıklar ya da birkaç satılık eleştirmen aracılığıyla edinilmemiş, onları okuyoruz çünkü bizi yazmışlar; içlerinden çıktıkları insanlara ihanet etmemişler. Carver dediniz mi kafamda bir cümle yanıp söner “Dreams are what you wake up from...” Yani “Uyandığınız şeylerdir düşler”, bunu bir garsona söyletir, hayallerini (dream, İngilizce hem rüya hem hayal anlamında) sormuştur ona ve cevaben bunu almıştır; ayrıcalıklı olmayan hayatlarda düşler ancak uykuda vardır-belki bazen onda bile yoktur-. İşte bu kitabında da bizi yine ayrıcalığı olmayan bir yazar olarak karşılıyor, kendinden açıklıkla bahsediyor, bir şeyler olmak istemenin acısına değiniyor, net yazı tavsiyeleri veriyor, cumartesi gününü çocuklarının kıyafetlerini yıkamak için çamaşırhanede geçirince "İçinde bulunduğum hayatın en hayran olduğum yazarların hayatlarından çok farklı olduğunu hissettim. Yazarların, cumartesilerini çamaşırhanede geçirmeyen, her an ihtiyaç ve kaprislere maruz kalmayan insanlar olduklarını anladım." diye yakınıyor. Yine de ümitvar ve bize çalışmayı öğretiyor: bu özellik belki de zaten yazarlığın oluşturucu temellerinden biri, aklınızdan çıkmayan, defterinize yazdığınız ve size üretimi hatırlatan ya da örnek alınacak alıntılar; yazı masasının karşısına okuyup karşılaştığı böyle şeyler yazıyor ama neredeyse yazdığı bütün alıntıların hepsinin ortak yanı: bir şeyler olacağını hissettiren ve bunların iyi şeyler olmasını arzu ettiği canlandırıcı, bir şeylere başlama umudu veren alıntılar olması. Yazarlık konumunu satın alarak gelenleri de dilime yapışan bir tabirle “okuyucuya zulmetme yetkisini kendinde görenler” olarak sınıflandırıyor; bunları sadece onların konumunda olmak isteyen eleştirmenler övdüğü için “körler sağırlar birbirini ağırlar” durumu neredeyse her edebiyat dergisinde, haberinde bize ben buradayım diye göz kırpıyor. Yazarlığın “ayağa düşürülmesine” her tarafta pıtrak gibi çoğalan yazarlık kurslarına dair de şöyle söylüyor: her yerde bir "kendini ifade et", herkes kendini ifade edebilir furyası, halbuki "Herkes kendini ifade edebilir ama asıl istenen iletişim kurmaktır." Yazarlık üzerine düşünenlerin, ne olacak bu kitapların hâli, hep aynı çevreden insanları mı okuyacağız diye sorgulayanların kaçırmaması gereken, dumanın arasında bir solukluk hava. “Tıpkı yaşarken olduğu gibi, yazarken de özensiz olmaktan vazgeçin.” -Emir.

Ben Frankfurt'ta Şoförken
Aydın Engin
Yine en sevdiğim konulardan biri, yazarlık yaparken, kreatif bir hayat sürerken ekmeğini bunlardan kazanamayan zorlu taraftakilerin katlanmak zorunda oldukları işler ve bunlarla ilgili varsa birinci ağızdan anıları. Bu sefer Türkiye’den bir kitap bu konuda sevdiklerim arasına yerleşti. Aydın Engin’in durumu tam olarak benim konuma uymasa da yine de onu da dahil edebiliriz; siyasi ve aktif bir hayatı olmuş gazeteci Aydın Engin davalardan, tutukluluklardan kendini kurtaramaz, salınmışken eşiyle beraber bir Almanya gezisi yapmaya karar verirler, 12 Eylül olur, Almanya’da televizyondan öğrenirler; bu noktadan sonra geri dönmek bile isteye hapistir onun için, bir yolunu bulup burada kalacaklardır fakat zor bir karar olmasının yanında on bir aylık bebekleri de Türkiye’de kalmıştır. Neyse ki oğullarını yanlarına almayı başarabilirler ve Frankfurt’ta hayatları başlar. Siyasi sığınmacı statüsüne kadar kaçak olarak çalışır, Türkçe dersleri verir, fastfood restoranında “dakikada kırk yedi adet” sandviç doldurur. Sığınma onaylandıktan sonra gazeteci yine kalemiyle kazanmak ister hayatını ama dil gerçeği vardır, bir dili bilmek onda yetkin bir şekilde kalem kullanabileceğiniz anlamına gelmez, iş başvurusuna gittiği büyük Alman gazeteleri de aynı cevabı verir ona, geriye vasıfsız işler kalır. Gazetelerle görüştüğü günün akşamı kurs ücretini vermiş bir taksi şöförü adayıdır artık. Kitap boyunca; karşılaştığı ırkçı tepkiler, “hemşehrilerin” uyanıklıkları, küçücük arabada hiç tanımadığı insanlara kapısını açık tutmanın tedirgin ediciliği, sanayi devinin zenginliğinden tatmasına izin vermeyerek fırlattığı yaşlıları ve yoksulları okuyacaksınız, yer yer komik yer yer üzücü bu kısa anılar size bir hayat daha yaşatacak. Taksicilikle bir dükkanın birbirine bu kadar benzediğini öncesinde düşünmemiştim, neticede açılan her kapı kim olduğunu bilmediğin biriyle tekinsiz başlayan tekinsiz biten ya da bir ortaklık kurarak bitirilen deneyimler. Aydın Engin’in gerçekten samimi bir dili var, buna sosyalizminin beraberinde getirdiği insan severliği de eklenince uygulamaya geçmiş bir yaşam felsefesi de okuduğunuzu düşünebilirsiniz. Kanadaya gitmek isteyen Hintli mazlum bir yolcuyu aldığı ve “Benerci Kendini Niçin Öldürdü” şiirinin kafanızda eksik yer bırakmadan anlaşılmasına neden olacak anısını mutlaka açıp bir okuyun “Cami Kapısına Bırakılmış bir Bebek Gibi”. -Emir.
2025’te Okuduğumuz ve Kaçırılmaması Gereken Kitaplar

Karanlığın Yüreği
Joseph Conrad
Mark Twain’in “Kral Leopold’un Kendi Kendine Konuşması”nı çevirirken bilgilenmek için okumuştum ama Conrad’ın yazarlığını ve düşünce yapısını o kadar sevdim ki sonunda kendine Kral Leopold’un arka kapak yazısında yer buldu: “Kaba kuvvet övünülecek şey değil, çünkü ona sahip insanın gücü sadece diğerlerinin güçsüzlüğünden kaynaklanan bir tesadüftür.” Yüzeyde, Marlow adında bir denizcinin Kongo yolculuğundaki anılarını okuyoruz ancak altındaki anlam bununla sınırlı değil. Avrupa’nın karanlığı, sömürgecilik, Afrikalıların durumu kabullenişliği ve aynı zamanda cehaletin olduğu yerlerde beyaz adama duyulan enteresan saygı, Kongo soykırımı. Birçok yoruma açık, tarihsel olarak da yazarın sadece edebi değil bir insan olarak sorumluluğunu yerine getirdiği bir yapıt, Avrupa’ya "Kongo’da bunlar yapılıyor." deme çığlığı. Conrad’In kendisi de Marlow gibi Kongo’da çalışmış ve Leopold yönetiminin vahşetine tanık olmuştur. Kral Leopold’un Kendi Kendine Konuşması”yla beraber okununca birçok boşluğu dolduruyor. Özellikle, devlet destekli şirket medeniyetini olan günümüzün içselleştirilemeyen bir “başkaları görür” ahlakıyla denetleniyor olmasına korkutucu bir eleştiri getiriyor çünkü bu “başkaları görür” ahlakına sahip insanlar, kendilerini kimsenin yargılayamayacağı, denetim mekanizmasından yoksun bir ortamda “kendilerinden aşağı” olarak gördükleri ötekilerle bir araya gelince kirli arzularını kontrole tabi tutmak istemiyorlar. Filistin’de öldürülülenler, öldürenler ve izleyenler gözünde “Avrupalı” olarak görülse aynı insan kıyımına tanık olacağımızı, hem de bir devletin ordusuyla işlediği suçlara karşı konsolosluk önü konuşmaları gibi göstermelik, “karşı ateş açamayan” tepkilerle karşılaşacağımızı hiç sanmıyorum.

Sevgili Arsız Ölüm
Latife Tekin
Latife Tekin; büyü, cin, cüce, cadı, kısaca bir köyde çocukları korkutmak için söylenen ne varsa almış aynı zamanda fena insanların fenalıklarını arttırmak için başvurdukları büyüyü de bir güldürü noktası olarak yazarlık çuvalına atmış ve bu saf materyale kendi anlatı gücünü katarak etkisini kırmış, toplumun mantıksızlığına bu inanışlardan bir cevap üretmiş. Memet Fuat, Latife Tekin’i şöyle tanımlıyor: “Bu ‘cinli kız’ Türkiye’de yaşayan insanların çok kalabalık bir kesiminden seçtiği kişilerin inançlarını, tutkularını, sevgilerini, boşinanlarını, sürekli didişmelerini anlatırken, neredeyse ülkemizdeki ‘akla aykırı’ yaşama biçiminin nedenlerini de sergiliyor.” Kitap boyunca yoksul bir aileyi önce köyde gözlemliyor, sonra şehre göçlerinde onlara tanıklık ediyoruz; emin olun sıradan bir aile değiller. Bir yoksulluk romanı olarak okunduğunda enteresan bir noktada çünkü kitaptakilerin yoksulluğu ve neşeleri sanki el ele giden bir süreç, bu nedenle yoksulluklarının bozulmamasını, yoksulluktan çıkarlarsa bir anda aile olmayı, neşelerini de kaybedeceklermiş gibi bir hisle kendini okutturuyor, acaba böyle bir aile kaldı mı yoksa yoksulluk da bozulmuş olabilir mi diye sorduruyor. Bozulmuş hissi bende ağır basıyor, İsmet Özel'in dediği "azıcık aşım ağrısız başım yoksulluğu kalmadı" sözü kendine yer ediyor, tüketim çılgınlığının ve medyada görünür imkanların yoksulu da artık katbekat huzursuz ettiğini düşündürüyor. Dirmit'in ve Mahmut'un sürekli ulaşamadığı tutkular ve bunların anlatılış şekilleri muhteşem, şu çocuksu isyana kulak verin: “Ulanlar!” Kaç kişi sıktıysa artık canını, “ulan”ı çoğaltıp kendince başkaldırmış, sevimli. Yeni doğan çocuklarına isim koyma töreni için baharatlar gerekince, şehirde bu adet için malzemeyi getirecek kimse kapılarını çalmıyor, Atiye, kocasını parayla almaya gönderiyor ama Huvat şöyle diyor: “Parayla alınınca bunlar bir işe yaramaz.” Sadece bir cümleyle müştereklerini kaybetmiş, paranın işlemediği ve paradan daha üstün armağan ekonomisini yitirmiş, annem bunu-şunu yapacaktı siz de un var mı diyerek çalınan kapıların ve karşılığı pişirilen şeyle verilen bir komşuluğun olmadığı, gerçek zenginliğini kaybetmiş bir toplumun özeti ve aynı cümlede çaresi: Bir komün, bir cemaat, bir topluluk bunları çıkar beklentisi olmadan getirmeli. "Ben en güçlü olacağım, her şeyin sahibi olacağım." arzusuna karşı tam bir reçete görevi gören ülkemiz edebiyatının medarı iftiharlarından biri. -Emir.

Bay Jules ile Bir Gün
Diane Broeckhoven
Sadece kurgunun bize düşündürebileceği bir olayımız var hatta sadece bir günümüz. Sabah eşimizin yaptığı kahveyi bekliyoruz ama mutfaktan tık yok, bir kalkıp baksak mı; orada koltukta haraketsiz oturuyor, eşimiz ölmüş. Ne yaparsınız? Bu kısa kitap, bu sorunun etrafında dolanıyor, kafa karışıklığımıza izin veriyor, ve ayrılmak istemememize şefkatla yaklaşıyor, bir günü ölü eşimizle deviriyoruz, ambulans yok, acele etmek yok, cenaze yok. Arada da bir ziyaretçimiz var, eşimizin satranç oynadığı otizmli çocuk komşumuz. O da katılıyor bize, hatta belki de iyi bile oluyor, ölüm hakkında düşündürüyor: “Bay Jules gitmiş, bu Bay Jules’un dış kısmı.” Bir kupa içecekle bitecek kadar kısa ama düşündürücü bir öykü. Irvin D. Yalom'un “Yas sevme cesaretini gösterenlerin ödediği bedeldir.” sözü kitap boyunca aklınızda olacak ve kendi geleceğiniz hakkında düşündürecek. -Emir.

Yedi Boş Ev
Samanta Schweblin
Bu bir öykü kitabı ve en iyiler arasında yer almama nedeni de bu oldu çünkü içinden tek bir öykü tam anlamıyla aklımda yer etti. Samanta Schweblin takip edilmesi gereken biri, bir kere harika bir yazarlık eğitiminden geçmiş: Dedesi bir görsel sanatçıymış ve Samanta da onun yolunu izlesin diye daha ufakken ona sanatçılık dersleri vermeye başlamış. Nasıl dersler mi, bir kere her gün deneyimledikleri şeyleri anlatan, o günü özetleyen bir şiir bulmaları gerekiyormuş, bulamadılarsa kendileri yazıyorlarmış, tahmin edilebileceği gibi galerilere, müzelere gidiliyormuş ama asıl eğitim sanatçı olarak hayatta kalma: Tezgahlardan nasıl meyve çalınırdan toplu taşımaya nasıl kaçak binilire kadar sıradışı bir eğitimmiş bu. Dedesi şöyle açıklıyormuş: “Sanatçılar çok kazanmıyor, parasız hayatta kalmayı öğrenmen lazım.” Öyküler de bu eğitimden tahmin edebileceğiniz gibi uçuk insanlardan oluşuyor, ya bir psikolojik rahatsızlıkları var ya da normların dışında davranıyorlar. Bu kitap, 2015 Ribera del Duero Öykü Ödülü’ne sahip. Beni en çok etkileyen ilk öykü oldu, bir anne ve kızını takip ediyoruz, bu annenin bir takıntısı var, heves ettiği zengin evlerine saatlerce bakabilmek için arabasıyla zenginlerin mahallelerinde turlar atıyor, bu kadar paraları olmasına rağmen dekorasyon bilmediğine kanaat getirdiklerinin eşyalarını gizlice düzeltiyor ve neticede bir kırılma noktası bizi bekliyor. Dolu zihinler için bir tefekkür kitabı. -Emir.
